Pandemi günlerinde yolculuğa çıkmayı ve başka ülkelere gitmeyi özlüyoruz… Çoğumuzun seyahat planlarını süresiz olarak ertelediği şu dönemde güzel şehirleri görmenin yollarından biri hiç kuşkusuz film seyretmek… İşte Avrupa’nın en güzel şehirlerinde geçen 16 film!

http://www.m.haberturk.com

AMSTERDAM

Aynı Yıldızın Altında (2014)
(The Fault in Our Stars)

Sürekli bir oksijen tüpüyle dolaşmak zorunda olan, çocukluğundan beri kanserle mücadele eden Hazel (Shailene Woodley) ile kanserden yeni kurtulmuş Gus’ın (Ansel Elgort) romantik aşk öyküsü… Aynı acıları deneyimlemiş olmaları, aralarındaki aşkı daha da güçlü kılıyor. Bitmemiş bir romanın gizemli yazarını görmek için gittikleri Amsterdam, yaşadıkları her şeyi daha da güzel ve romantik kılıyor.  Hazel’in hâlâ hayattayken başına gelebilecek en güzel şeyin bir aşk yaşamak olduğunu Amsterdam’da Anne Frank’ın evinde keşfetmesini unutmayalım. Amsterdam’ın, karakterlerin ıstıraplarıyla kontrast oluşturan hayat dolu sıcak canlı renkleri, filmdeki hüzün duygusunu daha da güçlendiriyor; şehrin güzelliğini öne çıkarıyor.

BRUGGES

In Brugges (2008)

Londralı iki tetikçi Ray ve Ken, patronları Harry (Ralph Fiennes) tarafından Belçika’nın Bruges şehrine gönderilirler. Ray (Colin Farrell),son işinde çuvallamış ve masum birinin ölümüne yol açmıştır. Tecrübeli ve rahat Ken (Brendan Gleeson),Ortaçağ’dan kalma şehrin keyfini çıkarırken Ray, başarısızlık ve vicdan azabıyla boğuşur… Tarih, kültür ve masallarla dolu gizemli şehir, iki tetikçiyi derinden etkiler. Su kanallarıyla dolu olan Brugges, tüm güzelliğiyle sanatın, mimarın ve ölümsüzlüğün simgesi gibi durur karşılarında… Onlarsa başka insanların hayatına son veren katillerdir… Filmin ironisi, şehirle suç dünyası arasındaki derin kontrasttan besleniyor. İngiliz yönetmen Martin McDonagh, Brugges şehrinin ‘rol çalması’ için elinden gelen her şeyi yapıyor.

PRAG

Görevimiz Tehlike (1996)
(Mission: Impossible)

Soğuk Savaş döneminde Batı’da yapılan ve Prag’da geçen filmler zorunlu olarak başka şehirlerde çekilirdi. Görenler ve bilenler dışında, Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri olduğu gerçeği pek gündeme gelmezdi. 1990’lı yıllardan itibaren Prag, sinemacıların ilgi odağı oldu ve müthiş bir turizm patlaması yaşadı. Prag’ın güzelliğini cömertçe kullanan gösterişli Hollywood yapımları arasında ‘Görevimiz Tehlike’ başı çeken filmlerden biriydi.
Efsane TV dizisinin beyazperdede yeniden doğduğu film, Prag’da açılır. Tom Cruise’un canlandırdığı Ethan Hunt ve arkadaşları, ABD elçiliğindeki davet sırasında gerçekleşen operasyona katılırlar… Operasyon sonrası sisli Prag görüntüleri içinde sürüp giden bir kovalamaca başlar… Yönetmen Brian De Palma, şehrin tarihi sokaklarını ve Charles Köprüsü’nü filmin ilk bölümündeki karanlık atmosferin ayrılmaz bir parçası haline getirir.

MONACO 

Kelepçeli Âşık (1955)
(To catch a thief)

‘Kedi’ lakaplı emekli Amerikalı hırsız John Robie’nin (Cary Grant),Fransız Riviera’sında sürdürdüğü keyifli tatil hayatı, kendisini taklit eden başka bir hırsızın ortaya çıkmasıyla alt üst olur. Robie, kendini temize çıkarmak için hırsızı yakalamaya karar verir. Bu arada, mücevher hırsızının potansiyel hedeflerinden biri olan Jessie Stevens, kızı Frances (Grace Kelly) için uygun bir eş bulmak için bölgeye gelir… Alfred Hitchccock’un yönettiği filmde, Monaco, en az Grant ve Kelly kadar filmin yıldızı konumundadır… Hitchcock’un diğer filmlerine oranla daha az gerilim içermesi, üstadın kendini Monaco’nun güzelliğine kaptırmasına bağlanabilir.
Grace Kelly filmin çekimleri sırasına tanıştığı Prensi Rainier ile 1956’da evlendi ve Monaco Prensesi oldu. 1982 yılında ise filmdeki otomobil takip sahnesinin çekildiği yolda gerçekleşen kaza sonucu hayatını kaybetti.

LİZBON

Beyaz Kentte (1983) 
(Dans la ville blanche)

Makine dairesinin gürültüsünden, karanlığından bıkan İsviçreli denizci (Bruno Ganz),Lizbon’da gemiden ayrılır ve küçük bir oda kiralar. Şehir, ruhunu dinlendiren huzur verici bir limandır artık onun için. İsviçre’deki sevgilisine mektuplar yazar, ‘beyaz şehrin’ güzelliğini anlatır. 8mm kamerasıyla çektiği filmleri gönderir ona. Filmler de mektuplar kadar çok şey anlatır. Sonra kaldığı küçük pansiyonda çalışan Rosa ile arkadaş olur… Çalışmaktan yorulmuş birçok kişi gibi hiçbir şey yapmamanın tadını çıkararak, kendini şehrin güzelliğine bırakarak, geleceği hiç düşünmeden geçirir günlerini… İsviçreli yönetmen Alain Tanner’in yazıp yönettiği ‘Beyaz Kentte’, bir şehre yazılmış en güzel aşk mektuplarından biri… 

FLORANSA

Manzaralı Bir Oda (1985)
(A Room With a View)

Film, 1907 yılında Floransa’da açılıyor. Genç Lucy Honeychurch (Helene Bonham Carter) ve birlikte seyahat ettiği Charlott Bartlett (Maggie Smith),kaldıkları otel odasının manzaralı olmamasından dolayı mutsuzdur. Aynı otelde kalan George Emerson (Julian Sands) ve babası (Denholm Elliott),vatandaşları iki İngiliz hanıma jest yapıp manzaralı odalarını verirler. George ve Lucy ertesi gün birlikte Floransa’yı gezerken yakınlaşırlar… Ama bu yakınlaşma Lucy’nin İngiltere’ye dönüşüyle son bulur. E.M. Forster’ın romanından Ruth Prawer Jhabvala’nın sinemaya uyarladığı, James Ivory’nin yönettiği ‘Manzaralı Bir Oda’, Floransa’nın güzelliklerini kutsayan en iyi filmlerden biri.

ROMA

Tatlı Hayat (1960)
(La Dolce Vita)

Roma, tarihi ve kültürel yanlarıyla dünyanın en güzel şehirlerinden biri… Sadece İtalyan sinemasnın değil, dünya sinemasının da öteden beri paylaşamadığı bir mekân… Öyle ki hayatında hiç Roma’ya gitmeyen bir insan, yeterince film seyretmişse Roma’nın çoğu turistik yerini ezberden bilebilir… Bu kadar çok film arasından neden ‘Tatlı Hayat’ derseniz her şeyiyle gerçek bir başyapıt olduğu için derim. Siyah beyaz olması ise bizi mimariye ve şehre daha çok odaklar. Roma’nın üzerinde uçan bir helikopterin taşıdığı İsa heykelinin görüntüleriyle başlayan film, magazin yazarı Marcello Rubini’nin (Marcello Mastroianni) yüksek sosyetenin eğlendiği Roma gecelerinde dolaşmasıyla sürer.. Dışarıdan bakıldığında “tatlı” ve eğlenceli bir hayattır bu. Ama yüzeydeki şatafatın altında ruhu tatmin edecek hiçbir şey yoktur. Marcello da ruhundaki boşluğu dolduramaz. Mastroianni ile Anita Ekberg’in Trevi Çeşmesi’ndeki sahnesi unutulmazdır.

VİYANA

Gündoğmadan (1995)
(Before Sunrise)

1990’lı yıllarda özellikle gençler üstünde etki bırakan filmlerden biriydi… Baştan sona diyaloglarla akıp giden filmlere önyargısı olanların bile sevdiği “Gündoğmadan”ın trenlerle Avrupa’yı gezen, seyahatleri sırasında geçici aşklar, ilişkiler yaşamayı seven gençlerle dolu bir dünyada kült filme dönüşmesi şaşırtıcı değildi. Viyana’nın varlığı, kuşkusuz filmi daha da güzel ve romantik hale getiriyordu. Celine (Julie Delpy) ve Jesse (Ethan Hawke) film boyunca Viyana’da dolaşırken hem birbirlerini hem de şehri tanırlar. Şehir restoranları, barları, parkları, sokaklarıyla gözlerimin önünde akıp gider; seyircilerde orada olma arzusu uyandırır.   

VENEDİK

Don’t Look Now (1973)

Venedik, sinemacıların en sevdiği şehirlerden biri… Öyle ki Venedik’te çekilen filmler bir kitaba dahi konu olabilir. Kızlarının ölümünden dolayı yaşadıkları travmanın ardından Venedik’e gelen İngiliz bir çiftin gizem ve korku dolu öyküsünü anlatan ‘Don’t Look Now’ tüm bu filmler içinde Venedik’e alışılmışın dışında bir gözle bakmaya cesaret eder… Daphne Du Maurier’nin romanından sinemaya uyarlanan filmde İngiliz yönetmen Nicolas Roeg, kış ışığı altındaki, sisli puslu Venedik’i getirir karşımıza. Turistik Venedik kadrajlarını bir yana bırakıp şehrin kuytu ve karanlık köşelerine götürür bizi… Şehir, ölümü, gizemi ve karanlığı çağrıştırır. ‘Don’t Look Now’, ışığı ve renk paletiyle Venedik’e çalışmaya gelen tüm sinemacılar ve fotoğrafçılara esin kaynağı olan filmlerden biridir.

LONDRA

Aşk Engel Tanımaz (1999)
(Notting Hill)

Orijinal adını Batı Londra’nın kalabalık ve şık semti Notting Hill’den alan ‘Aşk Engel Tanımaz’, seyrettikten sonra öykünün geçtiği yerleri görmek isteyeceğiniz filmlerden… Özellikle Hugh Grant’in Portobello Yolu’ndaki açık hava pazarında mevsimlerin içinde yürüdüğü sahne, filmi seyreden çoğu kişi için unutulmazdır. Roger Michell’in yönettiği film, birçok klasik aşk hikâyesi gibi erkeğin kıza rastlamasıyla başlar. Ne var ki, erkek (Hugh Grant) Londralı kendi halinde sıradan bir kitapçı, kız (Julia Roberts) ise dünyanın en ünlü film yıldızlarından biridir… Kısaca aşkları sadece onları değil, dünyayı da ilgilendirir ve bu durum her şeyi zorlaştırır. İngiliz romantik komedisinin usta senaryo yazarı Richard Curtis, bir kez daha inandırıcı, sıcak ve samimi bir gönül serüveni anlatmayı başarıyor.

BARCELONA

Annem Hakkında Her Şey (1999)
(Todo sobre mi madre)

Barcelona, öncelikle Michelangelo Antonioni’nin ‘Yolcu’; Woody Allen’ın ‘Vicki Cristina Barcelona’ filmleriyle gelir aklıma… Her iki yönetmen de şehre dışardan bir yabancı gibi bakar, Barcelona’nın güzelliğine karşı koyamazlar. İspanyol yönetmen Pedro Almodovar ise Barcelona’ya daha içerden bakar. La Sagrada Familia gibi şehrin en güzel mekânlarında çeker filmini. Şehir karakterleri adeta bir anne sıcaklığıyla sarar. Kaldı ki, Almodovar’ın başyaptlarından birisi olarak kabul edilen film de annelik duygusu üzerinedir… Madrid’de yaşayan yalnız anne Manuela, 17 yaşındaki oğlunun ölümünün ardından, Barcelona’ya gider. Amacı oğlunun babası olan transseksüel Lola’yı bulmaktır.

PARİS

Amélie (2001)

Hayata karşı olumlu yaklaşımı ile mutsuzluğa, depresyona ve kederli çocukluğuna meydan okuyan Amelie’nin (Audrey Tautou) hikâyesi… Sevmesini, dokunmasını bilmeyen bir baba ve intihar etmiş bir annenin çocuğu olan Amelie, başkalarını mutlu etmenin kendisine iyi geldiğini keşfeder ve hayatı değişir. Seyrettiğiniz zaman size kendinizi iyi hissettirecek bir film ‘Amelie’… Bunda hikâye ve karakterler kadar filmin geçtiği Paris’in de büyük payı var… Şehre dışardan gelen yönetmenler, genellikle Paris’in en güzel ve turistik görüntülerinin keşfine çıkarlar. Fransız yönetmenler ise şehre daha içerden bakar, yaşayan Paris’i yansıtırlar. Jean-Pierre Jeunet de ‘Amelie’de tam olarak bunu yapıyor, filmin ana karakteri Amelie’ye hayat sevgisi ve enerji veren Paris’i gösteriyor bize…

DUBLİN

Gençlik Ateşi (1991)
(The Commitments)

Her şey Jimmy Rabbitte’nin Dublin’de soul müzik grubu kurmak istemesiyle başlar. Kökeni ABD olan bir müzik türünü, Dublinli müzisyenlerle yapmak başlangıçta uçuk bir hayal gibi görünür. Ama Jimmy kararlıdır. Seçmelerle birlikte haklı olduğu ortaya çıkar. Jimmy’nin çabalarıyla ortaya çıkan The Commitments adlı grup, kimsenin beklemediği kadar iyi müzik yapar. Jimmy haklı çıkmıştır. Rhythm & Blues, Dublin’in ruhunda gizlidir ve grup adını daha çok duyurmaya başlar. Jimmy işi daha da büyütmek ister ama birbirinden çok farklı onca kişiyi bir arada tutmak, egolarını denetim altına almak hiç kolay değildir. Sonuçta, yaptıkları müzik ne kadar iyi olursa olsun belirleyici olan kendi aralarındaki ilişkilerdir…  Alan Parker, açıkçası seyircide Dublin’e gitme arzusu yaratan bir film çekmek için çaba göstermez ama karakterlerin ve yaptıkları müziğin şehirle ilişkisini de hiç aklımızdan çıkarmaz…

BERLİN

Berlin Üzerinde Gökyüzü (1987)
(Der Himmel über Berlin)

1989 öncesinde, Soğuk Savaş’ın simgeleşmiş şehriydi Berlin… Soğuk Savaş’ın izlerini üstünden attıktan sonra güzelliği ön plana çıktı ve başta Hollywood olmak üzere sinemacıların giderek daha çok ilgilendiği bir şehir oldu… Berlin’i en güzel anlatan filmi bulmak kuşkusuz hiç kolay değil. Ama ‘Berlin Üzerinde Gökyüzü’nün şehirde geçen filmler arasında çok özel bir yeri olduğu kesin… Usta Alman yönetmen Wim Wenders, Berlin’i gökyüzünde dolaşan melekler aracılığıyla anlatıyor bize. Melekler, insanların düşüncelerini dinliyor, ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. İçlerinden biri, trapezci kıza âşık olunca ölümlü olmaya karar veriyor. Şehri ikiye ayıran duvarın henüz yıkılmadığı dönemden kalma duygusal bir Berlin filmi…

ST. PETERSBURGH 

Anna Karenina (1997)

Başrollerinde Sophie Marceau ve Sean Bean’in oynadığı film, en iyi Anna Karenina uyarlamalarından biri olarak kabul ediliyor. Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra Rusya’da çekilen ilk Batı filmlerinden biri… Leo Tolstoy’un klasik romanı, Fransız yönetmen Bernard Rose’un ellerinde gösterişli bir dönem filmine dönüşürken devrimden sonra adı Leningrad olarak değiştirilen Saint Petersburg bütün ihtişamı ve tarihi yerleriyle gözlerimizin önüne geliyor. Rose, seyirciyi şehrin sokaklarında gezdirmenin ve mimarinin güzelliğini göstermenin yanı sıra 19. Yüzyıl Rus aristokrasisinin şehirde sürdürdüğü hayatın keşfine çıkıyor; şehri dış mekânları kadar iç mekânlarıyla da karşımıza getiriyor.

BUDAPEŞTE

Ajan (2015)
(Spy)

Bozulmamış tarihi dokusu nedeniyle Budapeşte son yıllarda Hollywood’un favori mekânlarından biri… Budapeşte, Avrupa’nın farklı şehirlerinde geçen dönem filmlerine ev sahipliği yapmasıyla da tanınıyor. Son dönemde Budapeşte’de geçen sahneleriyle öne çıkan Hollywood filmlerinden biri ‘Ajan’ (Spy)… Film, masa başı işlerini bırakıp önemli bir operasyona katılmak üzere “saha”ya inen CIA ajanı Susan Cooper’ın (Melissa McCarthy) hikâyesini anlatıyor. Seyrettiği filmlerdeki gibi havalı bir ajan olmak isteyen Susan’ın Paris’te başlayan eğlenceli ve komik Avrupa serüveni Roma’dan sonra Budapeşte’nin görmeye değer güzel mekânlarında devam ediyor. Yönetmen Paul Feig, bir James Bond filmi gibi açtığı “Ajan”ı bazen bir ajan filmleri parodisine bazen de bir aksiyona dönüştürebiliyor.

Kaynak: http://www.m.haberturk.comhttp://www.birgun.net

01.06.2020 06.32